Banyuwangi, ömründen ömür çalan şehir. Ubud’da o kadar kaldıysam varmış bir sebebi, keşke iki gün daha kalsaydım.

Neyse, en son bıraktığım yerde Banyuwangi’deki otelde 2,5 saat sonra uyanmak üzere yatmıştım. Alarm çaldı, kalktım. Çantamı topladım, resepsiyonun oraya oturdum. Saat 1’de hareket ettik. Otel’den bir Alman bir oğlan da geldi. Yoldan bir ABD’li kız, bir de Slovakyalı oğlan aldık. Grup turlarından hep korkmuşumdur, ama neyse ki 4 kişiydik. Dağın tepesi serin olacağı için rüzgarlık ve montumu da yanıma almıştım. Hatta oteli güvenli bulmadığımdan laptop bile çantamdaydı. Çantamın büyüklüğünden korkan Alman oğlan, yanına ne aldın diye sordu. Laptopu demedim de, mont, fener falan deyip geçiştirdim. Biraz şaşkın geldi Alman oğlan, sabah mahmurluğu herhalde dedim. ‘Ayağında ne var? ben parmak arası terlik giydim ama uygun olur mu? bilemedim, sence değiştirsem mi?’ dedi. Şaka yapıyor sandım, gülümsedim. ‘Ben spor ayakkabı giydim’ dedim. Sonra bu oğlan çantasından ayakkabısını çıkarıp, onları giydi. Gecenin karanlığında 1 saat boyunca yokuş çıkacaktık, kafalar güzel -_0

buluşma noktası ijen
Yola çıkmadan çaylar içiliyor, kızarmış muzlar yeniyor.

1 saat sonra araçlardan iniyoruz, hava serin. Montumu giyiyorum. Kafeterya da bir çay içtikten sonra yola koyulacağız. ABD’li kız krater aşırı sülfür gazı püskürttüğü için ziyarete kapatılmış diyor. Benim birşeyden haberim yok. Oğlan çantasından gaz maskesini çıkarıyor. Günlerdir bunlardan bir tane satın alabilmek için nereleri gezdim diyor. Ama gaz maskesi tedarik ediyorlar niye aradın ki? diye soruyorum. Olsun, kendi maskemle çıkmak istedim diye cevaplıyor. Ve bir yolunu bulup, o kratere ineceğim diyor. Grupta Grylls var da benim haberim yokmuş. Kız da bunu duyunca heyecanlanıp, aaa bir yolunu bul da inelim diyor. Haydi hayırlısı yola koyuluyoruz. Saat gece 2:30, fener ışığında yaklaşık 3 kilometre yokuş tırmanıyoruz. Yol gerçekten yoruyor, ama bir şekilde herkes çıkabiliyor. Hiç kenarda oturup da dert yanan görmedim.

Dağa gece çıkılmasının asıl sebebi, dağda yanan mavi alevler. Bir gözlem noktasında duruyoruz, rehber bize bakın mavi alevler diyor. Tamam bir mavilik var da, set üstü ocağın en küçük olanını açın, verin sisi, gece nasıl görünürse o. Bu mu mavi alev? diye soruyorum. Adam gülümseyip evet diyor. Başka mavi alev yok yani, görüp göreceğimiz mavi alev bu mu? diye soruyorum. Göremediğimi düşünüp feneri ile alevlerin olduğu bölgeyi gösteriyor. Yapacak birşey yok, şansımıza alevler bu gece çok fazla değil. Dağın tepesine doğru çıkıyoruz. Bu arada gökyüzü inanılmaz açık, ve yıldızlar çok parlak. Fırsattan istifade, bir kaç meteor atmosfere girmeye çalışıyor, hemen yanıyorlar.

gün doğumu ijen
Kara bulutlar ve sağ taraftan gelen sülfür dumanı.

Tepeye geliyoruz. Gölü arkamıza alıp, güneşin doğuş yönüne doğru dönüyoruz. Gün doğumuzu izleyeceğiz. Hava aydınlanmaya başladıkça farkına varıyoruz ki, dağın etrafı kara bulutlarla çevrili, gün doğumunun şahane renkleri bu sabah yalan. Ona da tamam, en azında göl hemen arkamızda ve gün doğuyor. Kısa süre sonra o güzel turkuaz rengini göreceğiz. Güneş iyice kendini gösteriyor, ama göl yok.

ijen krater gölü
Belki de burada yaşayan mutlu bir göl vardır. Alabildiğim en net görüntü bu oldu.

O aşırı püskürtülen sülfür gazı var ya, kratere ziyaretin kapanmasına sebep olan. Bütün gölün üzerini bu duman kaplamış. Fark ettiğimde, ‘sis atma oç’ diye bağırıyorum, ama çok geç. Mavi alev yok, gün doğumu yok, kratere iniş yasak, göl gözükmüyor. Rehbere ben para iadesi istiyorum diyorum, gülüyoruz. Maskeyi de kullanmadım, size maliyetim yok diyorum.

ijen sülfür madeni
Çıkarılan sülfürler, bu sepetlerle taşınıyor.

Ijen’de sülfür madeni çıkarılıyor. Sanırım Çinli bir firmaya satılıyormuş. Yolda kah genzime gaz doldu, öksürdüm, kah gözlerim yandı. Yine de takmadım maskeyi. Yıllar evvelinden antremanlıydık gaza.

sis ve güneş

Bize verilen gaz maskeleri var ya, işte onlar gazın merkezinde çalışan madencilerde yok, çünkü ekstra maliyet. Tur rehberlerinde bile yok. Soruyorum rehbere, “Her gün buraya çıkıyor musun?”. “Her gün çıkmıyorum, arada dinleniyorum” diyor. Biraz rahatlıyorum, ama haftanın 5 günü çıkıyormuş, 2 gün dinleniyormuş. Yaşı da var. İnerken serbest takılıyoruz, arabanın orda buluşacağız. Yolda İngilizce bilen bir madenciye denk geliyorum.Temiz yüzlü, gencecik bir çocuk, onu işinden alıkoyarak biraz sohbete tutuyorum. ‘Tehlikeli olduğunun farkındayım, ama çalışmak zorundayım’ diyor. Bizim yürüyerek çıkmakta zorlandığımız yokuşları, sırtında 50 kilogramlık sülfürle günde iki kez çıkıyor bu adamlar. Yaşları küçük ama çoktan adam olmuşlar. Ne kadar kazanıyorsun diyorum. Taşıdığı sülfürün kilogramı başına yaklaşık 25 kuruş kazanıyormuş. Günde toplamda 100 kilogramlık sülfür taşısa 90.000 IDR yapıyor. Benim Bali’de bir öğün yemeğe verdiğim paraya eşit. Kelimeler boğazımda düğümleniyor. Söylenecek çok şey var ama birşey diyemiyorum. Bu insanlar o sülfürü soluyarak, ölüme her gün biraz daha yaklaşıyorlar.

ijen sülfür işçisi
Helal para dedikleri bu işte.

Annem, babam bu satırları okuduğumda bana maske takmadığım için kızacaklar belki ama üzgünüm, takmak gelmedi içimden.

ijen duman dağ

Saat 7:30 gibi arabanın önünde buluşuyoruz. Saat 9 gibi de oteldeyim. Bünye uyumak istiyor ama önce tren biletlerine bakayım diye bilgisayarın başına oturuyorum. İlk trene binip, Yogyakarta’ya arkama bakmadan kaçmak istiyorum. Ve sürpriz, günde tek tren var, o da sabah 6:30’da. Bir gün daha Banyuwangi’deyim. Bir Samet daha ne ister. Çıkıp para bozdurayım, tren biletini alayım, birşeyler yiyeyim. Biraz yazı yazar, otele erken gelip, erken uyurum diye düşünüyorum. Resepsiyondaki kıza ‘para bozdurabileceğim bir yer var mı?’ diye soruyorum. ‘Bankada mı bozdurmak istersiniz?’ diyor. ‘Fark etmez, banka bozuyorsa olur tabi diyorum. Tarif ediyor, ve yola koyuluyorum. Bankaya giriyorum, para bozdurmak istediğimi söylüyorum. Biz para bozmuyoruz, ama şu ilerideki banka bozuyor oraya gidebilirsiniz diyorlar. Teşekkür edip diğer bankaya yürüyorum. Girişteki göreviye para bozdurmak istediğimi söylüyorum. Ne bozduracaksınız diye soruyor. ABD doları cevabımdan sonra buyur ediyor. Gişedeki kadına dolar bozdurmak istediğimi söylüyorum. Para bozuyoruz ama sizin paranızı bozamayız diyor. Haydaaa, neden? Sadece banka müşterilerimiz için para bozuyoruz diyor. Peki, para bozdurabileceğim bir yer var mı yakınlarda?

Sağolsun benim ile birlikte dışarı çıkıp, Mutiara Kuyumculuğu tarif ediyor. Bu kuyumcu arkadaşlar aynı zamanda para da bozuyormuş. Sıcak havada, aç ve uykusuz bir şekilde kuyumcu arıyorum. Bir dükkanın önüne oturmuş iki teyze görüyorum, ama kesin kız alıp vermişlerdir, bilirler kuyumcuyu diye düşünüp soruyorum. Başta anlamıyorlar, bileklik yüzük falan işaret ediyorum, Mutiara Jewelery diyorum. Bir tanesinin gözleri parlıyor. Gerdanlık gibi bir işaret yapıp Mutiara diyor. Evet! diyorum. İlerideki dörtyoldan sola döneceksin diyor. Sola dönüp yürümeye başlıyorum, bir sürü kuyumcu var ama Mutiara yok. Acaba bir sonraki dörtyolu mu dedi diye düşünüp paralel olan caddeyi de yürüyorum, orada hiç kuyumcu yok. Teyzeye geri gidiyorum. ‘Teyze ben bulamadım bu Mutiara’yı ya’ diyorum. O arada teyzenin oğlanları olduğunu düşündüğüm iki çocuk da teyzenin dükkana geliyor. Yerel dillerinde konuşuyorlar, ama tahminimce diyalog şöyle geçiyor.

-Oğlum, sana Nadira’yı istemeye giderken kuyumcudan bir set almıştık.

-Evet anne, biliyorum.

-O aldığımız yerin adı Mutiara değil miydi?

-Değil di sanki, başka birşeydi.

-Şu ileride solda işte, Mutiara değil miydi?

-Tamam orada da, adı Mutiara değildi, daha uzun bir adı vardı. Mutiarayı ilk defa duyuyorum.

Evet tam olarak bu şekilde konuşmuş olacaklar ki, kadın bana orası değilmiş, kusura bakma diyor.

Önemli değil deyip, teşekkür ederek ayrılıyorum. Yolda bir bankaya denk geliyorum. Bozmazlar ama en azından yönlendirirler diyorum. Alacağım cevabı bildiğim halde,müthiş bir özgüvenle, “para bozdurmak istiyorum.” diyorum. Tabi efendim cevabını alıyorum. Kurları piyasaya göre biraz kötü ama onu düşünecek pozisyonda değilim.

Yolun hemen karşısında market var, ve burada marketlerde tren bileti satılıyor. İçeridekiler İngilizce bilmiyor, çatpat anlaşıyoruz. Yarın için Yogyakarta’ya bilet gözükmüyor diyor kız. Haydi hayırlısı, yoksa doldu mu? ‘Banyuwangi’de bir gün daha kalma fikri’ isimli bir şimşek kafamdan ayak parmaklarıma doğru iniyor.

Çıkıp bir taksiye binip tren garına gidiyorum. İlk tren ile Yogyakarta’ya gitmek istiyorum diyorum. İlk tren sabah 6:30’da diye cevaplıyor görevli. Tamam diyorum, bayramlık giymiş çocuk gibi seviniyorum biletimi alınca. Tekrar merkeze geri dönüyorum. Bir kafede karnımı doyuruyor ve biraz yazı yazıyorum. Saat akşam 8 oluyor bile. KFC’de hamburger yiyip, ertesi gün için yolluk birşeyler alıyorum.

Sabah 6:30’da bindiğim tren akşam 7:30’da Yogyakarta’da olacak. Yol toplamda 13 saat sürüyor. 2 saati uyuyorum. Breaking Bad’in ilk sezonunu bitiriyorum. Ve dedikleri gibi, tren akşam 19:30’da Yogyakarta’ya varıyor, otelime yerleşiyorum. Çıkıp birşeyler atıştırıyorum. Akabinde otele dönüp, duş alıp yatıyorum.

İyi geceler 😉


#26 Banyuwangi (04.05.17)

Konaklama: 195.000 IDR (52 TL)

Yiyecek/İçecek: 83.000 IDR (22 TL)

Ulaşım: 40.000 IDR (11 TL)

Tur: 250.000 IDR (67 TL)

Diğer: 12.500 IDR (3 TL)

Toplam: 580.500 IDR (154 TL)

#27 Yogyakarta (05.05.17)

Konaklama: 200.000 IDR (53 TL)

Yiyecek/İçecek: 42.500 IDR (11 TL)

Ulaşım: 153.000 IDR (41 TL)

Toplam: 395.500 IDR (105 TL)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here