21 Temmuz Cuma günü Pakse’de Vietnam Vizesine başvurmuştum. Görevli bey, Pazartesi gelmemi söylemişti. 2 gün daha Pakse’de kalmamın bi anlamı yoktu. Bu arada 3 saat uzaklıktaki 4000 Adalara gidip geleyim diye düşündüm.

4000 Adalar dediğimiz yer, etraflarını Mekong Nehrinin kuşattığı birçok adanın oluşturduğu bir bölge. Aşağıdaki gibi.

4000-adalar-laos
4000 Adalar, Laos. Ben Don Det’te kaldım.

Cumartesi sabah otobüse binip kendime ada olarak seçtiğim Don Det’e gittim. Dediklerine göre bu ada daha sakin oluyormuş. Temiz bir otel buldum. Gerçekten temizdi ama nedense akşamları tuvaletine 3 tane büyük karafatma geliyordu, hatta bir tanesi biraz daha küçüktü. 2 gece kaldım, ikisinde de hava kararınca aynı ritüeli yaşadık. ‘Bok mu var tuvalette, neden geliyorsun?’ Bakındım nereden gelebilirler diye, anlam veremedim. İyi tırmanıcılarmış onu gördüm. Gövdeleri hantal duruyor, ama düz duvara keçi gibi tırmanıyorlar.

4000 Adalar Laos

Adaya gelip otele yerleştiğimde öğleden sonra olmuştu bile. Çıkıp birşeyler yedikten sonra turlarım diye düşündüm. Tabi ki yağmur tüm planlarımı altüst etmişti. Bir yere sığınıp oturdum, yazı yazdım. 4000 Adalara geliş amacım Mekong Nehrinde yaşayan yunusları görebilmekti. Sayıları ciddi şekilde azalmıştı, yağışlı sezon olduğundan sular da yükselmişti. Görme ihtimalimiz düşüktü, yine de tura yazıldım. 21. yüzyılda motor teknolojisi o kadar gelişmiş olmasına rağmen yolculuğa bir aborjini teknolojisi olan kano ile çıkacaktık.

Pazar sabahı asıldık küreklere, kano arkadaşım Kamboçya asıllı Fransız bir kızdı. O önde ben arkada gidiyoruz. Kızıl Kmerler yönetimi ele geçirmeden evvel ailesi Fransa’ya kaçmış. Kamboçya’da kalsalardı, ailesi muhtemelen bugün hayatta olamayacaktı.

4000 adalar kano turu

Neyse, ilk durak küçük şelale. Nehirde akıntı kuvvetli, herkes sağa doğru bir adaya yaklaşıyor. Birden solumuza başka bir kano yanaştı, normalde oradan kürek ile kendimizi ittirerek sağ tarafa yanaşmak gayesi içindeydik. Kano solumuzu kapatınca akıntı ile beraber ağaçlık bölgeye doğru ilerlemeye başladık. Ağaçlara çarpacağız diye kız küreğini bıraktı, kanoya uzandı, bağırmaya başladı. Ben de bir ümit kürekle kanoya yön vermeye çalışıyorum ama mesafe çok kısa ve süratli gidiyoruz. Evet, küçük bir çarpışma yaşadık, dalların altından, arasından çizile çizile gidiyoruz. Ekip geride kaldı, ve bu akıntı bizi nereye götürüyor belli değil. Nasıl olduysa o karmaşanın içinde kalın bir dal bulup tuttum, en azından artık ilerlemiyorduk. Kız bu arada bağırmaya devam ediyor. Daldan kuvvet alıp kanoyu geriye çekmeye çalışıyorum ama olmuyor. O dalı kıza verdim, onu o tuttu. Ben kendime yeni bir dal buldum. Bu şekilde 3 dakika boyunca daldan dala kendimizi akıntının aksi istikametine çekerek biz de adaya çıktık. Herkes korkulu gözlerle bizi izlemiş 🙂 yanımıza yanaşan çocuklar da defalarca özür diledi. Bu da böyle bir macera oldu.

Kıssadan hisse, ben daha önce akıntılı bir ortamda kano kullanmamıştım, kız da öyleymiş. Adam, başlarken ‘daha önce kano kullandınız mı?’ diye sorunca, ‘evet kullandık’ diye cevap verdik ve bize eğitim vermedi. Diyeceğim o ki, arkadaki kişinin küreğini geminin dümen palası gibi kullanıp yön vermesi gerekiyormuş. Akıntıda kano zaten ilerliyor, tek gereken şey, kürek ile gideceği yönü belirlemek.

4000 Adalar köprü

Karaya çıktıktan sonra ne kadar da yorulduğumu fark ettim. Kendi kendime BirCevelan’ın son kano günü bugün dedim. Başladık adanın iç taraflarına doğru yürümeye. Çok tatlı bir köprüden geçtik. Hatta köprü o kadar eğreti duruyor ki, 3 kişinin aynı anda köprüden geçmesine izin vermiyorlar. 10 dakika daha yürüdükten sonra şelaleye ulaştık. Ben şelale deyince böyle yüksekten dökülen su bekliyorum. Benim lugatımda bu çoşkulu akan nehir, şelale değil. Olsun bu küçük olan, büyük daha güzeldir diye teselli ediyorum kendimi.

4000 Adalar nehirÖğle yemeği zamanı. Ama öğle yemeği yemek için Kamboçya sınırında başka bir adaya kadar kürek çekip yemeği hak etmemiz gerekiyor. Neden Kamboçya tarafına geçtiğimizi hiç bilmiyorum. Ya da gerçekten geçiyor muyuz onu da bilmiyorum. Sohbet, muhabbet yemeklerimizi yiyoruz. Kanolarımıza dönerek yunusların olduğu bölgeye doğru kürek çekiyoruz. Ortada yunus falan yok. Benim kollarımda derman da kalmamış, yunus görecek halim de yok zaten. Hayvanları doğal ortamlarında gözlemlemeyi, onları görememe ihtimalinden dolayı seviyorum. Koca nehir, kim bilir nerede bir avuç yunus. Hayvanları besleyip de sana gelmelerini sağlamak orta vadede geri dönüşü olmayan doğal felaketlere sebep olacaktır. O yüzden bu tura katılmadan önce de yunusları besleyip beslemediklerini sordum. Beslemediklerini öğrendikten sonra katıldım.

‘The dolphin is out there!’ Göremesem de yunuslar ile aynı nehirde ilerlediğimi bilmem çok güzel 🙂 Google’dan bulduğum bir görseli ekliyorum, tiplerine kurban 🙂

Mekong Irrawaddy yunus balığı

Son olarak bir adaya daha yanaşıyoruz, büyük şelaleye gideceğiz. Adaya yanaştığımız yerde bizi bir araç bekliyor. Kanolarımızı yüklüyor, sonra biz biniyoruz. Büyük şelale de benim için çoşkulu akan bir nehir. Ben bunlara şelale demiyorum.

4000 Adalar şelale
Fotoğraftaki şelaleyi bulunuz

Araçla yarım saat daha gittikten sonra sürpriz, araç bizi bir yerde bıraktı. Dönüşü yine kano ile yapacağız. İsmail YK’nın bir şarkısı var, ‘öldüm bittim, bittim ben’ diye. Ruh halim tam olarak bu şekil. Bu arada ’80-80-160′ adlı son parçasını beğenmedim. Yaza yetişsin diye biraz aceleye gelmiş sanki.

Akşam 5’e doğru tekrar Don Det’e iniyoruz. İçecek birşeyler alıp kendimi otele kapatıyorum, bir süre yataktan kalkamıyorum.

Pazartesi günü Vietnam vizesi için tekrar Pakse’ye dönüyorum. Pek umudum da yok açıkçası, saçma bir şekilde adam pasaportumun sadece fotokopisini almıştı. Öğleden sonra konsolosluğa gidiyorum. Adam ‘Vietnam ile görüştüm, buradan size vize veremiyoruz’ diyor. Bir telefon numarası yazıyor. İsterseniz bir de siz konuşun diyor. İçimden ‘deli misin be adam?’ diye geçirip, Vietnam’ı da tur kapsamından çıkarıyorum. Vize muhalefeti nedeniyle Çin ile birlikte seyahat programından çıkarmak durumunda kaldığım 2. ülke oluyor.

Pakse köprü
Pakse

Su geçiren telefonumun artık çalışmayacağı gerçeği ile yüzleşiyorum. Kaç gündür pirinçler içinde, kendine gelemedi. Böyle uzun süre kullandığım teknolojik aletlere karşı duygusal bir bağım oluyor. Ama veda vakti geldi. İşin kötüsü birçok yönden telefona bağımlıyım. Ondan bağımsız banka hesabıma bile erişemiyorum. Pakse’de telefonlara göz atıyorum. Samsung J2 Premier diye bir telefon var, yaklaşık 120 USD, onu gözüme kestiriyorum. Cebimde benim yaklaşık 1 hafta idare edecek para var. O yüzden telefonu henüz almıyorum, hele bir Kamboçya’ya gideyim, oradan bakarım diye düşünüyorum.

25 Temmuz Salı günü büyük Kamboçya seyahati başlıyor. Sabah 8’de Pakse’den başlayan yolculuğum, akşam 10:30’da Phnom Phen’de son buluyor. Günün sonunda Aziz Paul’u, Amelia Earhart’ı, James Cook’u çok daha iyi anlıyorum.

Yaşadığım diğer bir zorluk ise, telefonum veya haritam olmadan, saat 22:30’da indiğim Phnom Penh’de hostelımı bulmak oldu. Konvansiyonel yöntemlerle, esnafa sorarak, tabela okuyarak hostelı buldum 🙂 Bunca yıldır hostellarda kalırım, ama bu hostel çıtayı biraz yukarıya taşımış. Öncelikle bildiğiniz otel gibi bir resepsiyona sahip. Kapıda her daim bir görevli bulunuyor, siz girerken ayağa kalkıp hoşgeldiniz diyor. Resepsiyondaki görevliler de aynı şekilde, sürekli hal hatır soruyorlar. Odalar, banyolar çok temiz. Her gün odalar temizlenip, yataklar yapılıyor. İsmi Feliz Hostel, gecelik 6,5 USD veriyorum.

Phnom Penh Zafer Anıtı
Phnom Penh Zafer Anıtı

Çarşamba bir alışveriş merkezine gidip, atmlerden para çekmeyi deniyorum ama başarılı olamıyorum. Kalan paramın yarısı ile kendime bir telefon alıp, sonra banka hesabıma girip kendime Western Union ile para göndermek niyetindeyim. Samsung J2 Premier var ama renk olarak pembe veya altın renkleri var. Seyahatimin geri kalanını pembe telefonla geçiremem kimse kusura bakmasın. Sonra yolda bir telefoncuda buluyorum gri renk. 130 USD’a satın alıyorum. Kartımı takıp banka hesabıma giriyorum, ama kendime para göndermem yine mümkün olmuyor. Akıllı cep şifresi için kayıtlı telefonum, eskisiymiş. Önce Yapı Kredi’yi arayıp onu iptal ettirmem gerekiyormuş. Püff.

Perşembe günü S21 Soykırım Müzesine gidiyorum. Bu müzeyi başka bir başlıkta detaylı anlatacağım. Akşama doğru ise gece pazarının kurulduğu bölge dolaylarında olan otobüs firmalarının yazıhanelerinin olduğu bölgeye gidiyorum. Ertesi güne Kampot’a bilet alıyorum.

Cuma günü kuzenim Western Union ile para gönderiyor, sabahtan onu çekiyorum. Öğle vakti bir tuktuk beni hosteldan alıp yazıhaneye götürüyor. Minivan hareket ettikten 3 saat sonra Kampot’tayız.

Otel bulup yerleşmem akşamı buluyor. Çıkıp birşeyler yiyorum, şehirde biraz turluyorum. Sanırım Kampot’u pek beğenmeyeceğim 🙂


Masraflar:

22.07.17-28.07.17 

Konaklama: 240.000 LAK + 28 USD (201 TL)

Yiyecek/İçecek: 268.000 LAK + 49 USD (287 TL)

Ulaşım: 330.000 LAK + 8 USD (169 TL)

Giriş ücretleri: 180.000 LAK + 8 USD (105 TL)

Diğer: 130 USD (458 TL)

Toplam: 1.018.000 LAK + 223 USD (1.221 TL)


Fotoğraf kaynakları: Yunus

Paylaş

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here